Bugün iş dünyasında sıkça duyduğumuz bir kavram var: işveren
markası. İlk bakışta İK departmanlarının sorumluluğu gibi görünen bu alan,
gerçekte bir şirketin tüm stratejik yapısını ve sürdürülebilirliğini
ilgilendiren bir mesele haline gelmiş durumda.
İşveren Markası Ne Anlama Geliyor?
İşveren markası, bir şirketin potansiyel ve mevcut çalışanları
gözündeki itibarıdır. Başka bir ifadeyle; çalışanların, "Bu şirkette
çalışmak gurur verici" diyebilmesidir. Ancak bu gurur, kurum kültürünün
sadece seminer salonlarında anlatılan süslü değerlerinden değil, gündelik
uygulamalardan, karar alma süreçlerinden ve ilişkilerin kalitesinden doğar.
Çalışanlar sadece bordrolu isimler değil; markanın
gerçek elçileri, kültürel taşıyıcıları ve geleceğin mimarlarıdır. Onların
şirkete olan bağlılığı, bir şirketin dışarıya yansıyan imajının temelidir.
“İnsan Kaynağı” Değil, “İnsani Değer”
Yetenek savaşlarının en yoğun yaşandığı bu dönemde,
bir şirketin geleceğini belirleyen en büyük sermayesi; fabrika binaları ya da
dijital araçları değil, çalışanlarının bilgisi, yaratıcılığı ve gönüllü
katkısıdır. Bu nedenle işveren markası oluşturmak; yalnızca yetenek çekmek
değil, aynı zamanda o yeteneklerin şirkete anlamlı bir şekilde bağlanmasını
sağlamaktır.
Günümüzde çalışanlar işyerinden yalnızca maaş ya da
yan haklar beklemiyor. Onlar;
- Kendilerini
değerli hissetmek,
- Başarının
bir parçası olmak,
- Yaptığı
işte anlam ve gelecek görmek,
- Kişisel
ve profesyonel olarak gelişmek,
- Adil
ve şeffaf bir ortamda çalışmak istiyor.
Bu beklentiler, duygusal motivasyon kadar kurumsal
sorumluluk da gerektiriyor. Ve evet; bu dengeyi kurabilmek hiç kolay değil.
Ancak sürdürülebilir başarı, bu dengeyi kurabilen organizasyonların eseri
olacaktır.
Yanıltıcı Deneyim Politikaları
Günümüzde birçok şirket işveren markasını yalnızca
etkinliklerle inşa etmeye çalışıyor. Oysa çalışan deneyimi, sadece sosyal
aktivitelerle değil; şirketin adalet anlayışı, karar alma süreçlerindeki
katılımcılık, gelişim imkanları ve saygı iklimiyle şekillenir.
Piknikler, kutlamalar, doğum günü videoları elbette
önemli ama işveren markasını oluşturan çekirdek değerler değildir. Gerçek
marka, şirketin çalışanına gösterdiği samimiyetin, tutarlılığın
ve vizyonun toplamıdır.
Adalet, Katılım ve Gelişim: Üç Temel Taş
1. Adalet
Ücret politikası, terfiler, sorumluluk dağılımı… Her
biri iş yerinde hissedilen adaletin yapıtaşlarıdır. Çalışanların adil bir
ortamda olduklarını hissetmeleri, uzun vadeli bağlılık için ön koşuldur.
2. Katılım
Demokrasi iş dünyasının doğal formu olmayabilir. Ancak
çalışanlar, fikirlerinin duyulduğunu ve önemsendiğini bilmek ister. Bu saygı,
onların işe duygusal yatırım yapmalarını sağlar.
3. Gelişim
Eğitim programları yalnızca şirketin ihtiyaçlarına
göre değil, çalışanın bireysel potansiyelini ortaya çıkarmaya yönelik de
kurgulanmalıdır. Bu, bir yatırım değil; bir zorunluluktur.
Gerçekçi Bir Hedef mi?
Bir şirketin tüm bu beklentileri karşılaması kolay
değil, evet. Ancak iyi bir işveren markası olmak, sadece “en iyisi
olmak” anlamına gelmez; samimi, sürdürülebilir ve insan merkezli olmak
anlamına gelir.
Bugün LaBrand olarak danışmanlığını üstlendiğimiz her markada bu soruyu
soruyoruz:
“Sadece müşterilere mi markasınız, yoksa
çalışanlarınıza da mı?”
İşte bu sorunun cevabı, geleceğin şirketlerini
bugünden ayıracak.
Sonuç: İyi Bir İşveren Markası, İyi Bir
İnsan Markasıdır
Çalışanlarını tanıyan, onlara saygı duyan ve
gelişimlerine ortak olan her şirket, zamanla dış dünyada da güçlü bir algı
yaratır. Çünkü insanlar sadece ürünleri değil, değerleri ve hikâyeleri olan
markaları severler.
LaBrand olarak biz, işveren markasını geçici bir trend
değil; kurumsal başarıyı inşa eden kalıcı bir değer olarak görüyoruz.
Ve şunu çok net söyleyebiliriz:
Bir markanın ne kadar güçlü olduğu, sadece
müşterileriyle değil, çalışanlarıyla kurduğu bağla ölçülür.